Üyelik Tarihi: Mar 2007
Nerden: █M█O█D█E█R█@█T█Ö█R█
Mesajlar: 3.757
Karizma Puanı: 13651
İtibar Gücü: 38
|
Orman Katilleri
Son bulduğumuz ceset, geçen yaz çıkan yangınlardan şans eseri kurtulan, gövdesi yer yer çatlamış bir kızıl çamın altında yatıyordu. Katiller, öteki iki ceset gibi bunun da gırtlağını kesmiş, ağzına da küçük bir çam kozalağı sokarak ormana atmışlardı. Teknik ekip cinayetlerin komandoların kullandığı türden avcı bıçağıyla işlendiğini saptadı. Ayrıca cinayet mahallerinde maktullerin dışında üç ayrı kişiye ait ayak izleri bulundu. Adamlar postal giymişlerdi. Anlayacağınız üç ya da daha fazla kişinin gerçekleştirdiği cinayetlerdi bunlar.
Kısa bir soruşturmadan sonra öldürülen üç kişinin çok eskiden beri birbirlerini tanıdıklarını, 12 Eylül Darbesi'nden sonra yakalanıp, ülkücülerin yargılandığı bir davada dörder yıl ceza aldıklarını saptadık. Bir yıl kadar da aynı cezaevinde yatmışlardı. Ama ilişkileri geçmişle sınırlı kalmamıştı. İçerden çıkınca silahlı çete oluşturup, yasadışı işlere karışmışlardı. Son dönemlerde gecekondu bölgelerinde komisyonculuk, müteahhitlik gibi arazi mafyasının konusu olan işlerle ilgilenmeye başlamışlardı. Üçünün adının birlikte anıldığı son dava ise İstanbul'un çeşitli bölgelerinde aynı anda çıkartılan orman yangınlarıydı. Polis, ihbar sonucu onları tutuklamış, ama kanıt bulunamadığı için serbest bırakmıştı.
"Bu işin altında, radikal çevreci örgütlerin parmağı var, gibi geliyor bana Amirim" dedi Ali, eliyle başını kaşıyarak. "Gazetelere edilen telefonlar da bunu doğruluyor."
Gerçekten de her cinayetten sonra umumî telefondan gazeteleri arayan bir adam, ölen kişinin doğa düşmanı olduğunu, bu yüzden öldürüldüğünü, söylüyordu.
Aslına bakarsanız benim de aklıma gelen ilk olasılık bu cinayetlerin bir örgüt işi olduğuydu. Bu yüzden, Siyasî Şube'deki arkadaşım Komiser Naci'yi ziyaret ettim.
Uzun süredir görüşmüyorduk. Beni görünce sevindi Naci. Kısa bir hoşbeşten sonra, konuyu açtım. Olaylar hakkında bilgisi vardı. Kahvelerimizi içerken anlatmaya başladı.
"Beş yıl önce cesetlerin bulunduğu bölgeye sol bir örgüt dadanmıştı. Topraklan parselleyip parselleyip halka dağıtıyordu Bu yolla kendilerine yandaş kazanmak istiyorlardı ki benimsedikleri yöntemin pek de yanlış olmadığım kısa sürede yığınsallaşmaları kanıtlıyordu. Geç de olsa durumu fark edip olaya el koyduk. Düzenlenen bir seri operasyon sonucu sol örgütün etkinliği büyük oranda azaltıldı. Ama kökleri tümüyle kazmamamıştı. Bunun üzerine bizim istihbarat birimindeki bir sivri akıllı, 'O bölgeye eski ülkücüleri yerleştirelim, böylece resmî polisin yapamadığım onlar yapar' dedi. Eski ülkücü dedikleri de hapisten çıkmış işsiz güçsüz takımı, işte bu öldürülen üç kişiyle onların şefi konumundaki Gökhan Korugan o politikanın sonucu olarak bölgeye yerleşti. Birtakım sindirme hareketlerine giriştiler, silah atmalar, kahve basmalar falan. Bunlara göz yumuldu. Gerçekten de sol örgütün etkinliği kısa sürede yok denecek kadar azaldı. Ama bu kez de oraya yerleştirilen herifler azıttılar, arazi mafyası olup çıktılar başımıza."
"Peki sence kim öldürmüş olabilir bu üç herifi ?"
"Açık konuşmak gerekirse, ne söyleyeceğimi bilemiyorum."
"Sol örgüt işi olabilir mi?" diye sordum.
Naci düşünceli bir tavırla:
"Sanmıyorum" dedi. "Öyle olsaydı, cesetlerin yanına birer bildiri bırakarak olayı üstlenirlerdi. Böyle bir fırsatı asla kaçırmazlar."
"Ya rakip mafya grupları..."
Umutsuzca başını salladı.
"Öyle güçlü bir grup olduğunu sanmıyorum. Gökhan Korugan çetesi ortalığı öyle bir kasıp kavurdu ki ötekilerin seslerini çıkaracak halleri kalmadı." Bir an duraksadıktan sonra bir öneride bulundu. "Bana kalırsa şeflerini araştırmak lazım."
"Şu Gökhan Korugan'ı mı?" diye atıldım hemen.
"Evet, sert, acımasız bir adam. 12 Eylül öncesi üç öğrenciyi gözünü bile kırpmadan kurşuna dizdiğini söylüyorlar. Kanıt bulunamadığı için o davadan ceza almamış. Alınacak pay yüzünden kendi adamlarım öldürtmüş olabilir. Kendini gizlemek için de cesetlerin ağzına çam kozalağı koyup, gazetelere telefon ederek bizi yanıltmak istiyor olabilir."
Naci'nin söyledikleri mantıklıydı. Şu Gökhan'ı soruştursak iyi olacaktı. Naci'den ayrılıp büroya döndüm. Ali masasına oturmuş harıl harıl dosya karıştırıyordu, işine öyle dalmıştı ki içeri girdiğimi bile fark etmedi.
"Kolay gelsin Ali" deyince başını kaldırıp beni gördü.
"Kusura bakmayın" dedi. "îçeri girdiğinizi duymadım." Dudaklarında kendinden emin bir gülümseme vardı. Ben koltuğuma yerleşirken açıkladı.
"Bir şeyler buldum Amirim. Yılmaz Yerlikaya adında bir adam var."
Anlamak isteyen gözlerle yüzüne baktığımı fark edince açıklamasını sürdürdü.
"Sarıyer Demokratik Kültür Derneği'nin başkanı. Bir de lokal işletiyor. Eski solcu. Polis katili. Tam on bir yıl içerde kalmış. Aftan yararlanıp çıkmış. Geçen yıl öldürülen üç kişi lokalini basmışlar. Yılmaz onlara karşı koymuş, bacağından yaralanmış."
"Eee" dedim söylediklerini yeterli bulmadığımı belirtmek için.
"Hapisten çıktıktan sonra da örgütsel faaliyetlere devam ettiği sanılıyor. Cinayetleri organize eden kişi bu Yılmaz olabilir."
"Lokali basanlar arasında Gökhan Korugan adında biri de var mıymış ?"
Ali biraz şaşkın yüzüme bakarak mırıldandı.
"Varmış..."
"Tutuklamışlar mı adamı ?"
"Hayır, kanıt yetersizliğinden dördünü de serbest bırakmışlar."
"Peki bu Yılmaz'ın toprak gasbı, orman yakılması gibi olaylarda adı geçiyor mu?"
"Geçmiyor" dedi Ali bu durumdan hiç hoşlanmamış gibiydi, ama ardından umutla ekledi. "Fakat herif sıkı bir çevreciymiş. Hapisten çıktıktan sonra Boğaz'da ne kadar çevreci eylem yapılmışsa hepsine katılmış. Birkaç kez de gözaltına alınmışlığı var."
Söylediklerinin beni ikna edemediğini anlayan Ali ısrarını sürdürdü.
"Onunla bir görüşsek diyorum, belki öldürülenler hakkında bize bir şeyler söyler."
Yılmaz'ın katil olabileceğine inanmasam da Ali'nin önerisi doğuydu. şu Gökhan denilen herife gitmeden önce hakkında ne kadar bilgi varsa toplamalı. Bu konuda eski düşmanı Yılmaz Yerlikaya'nın da söyleyebileceği çok şey olduğuna emindim.
Yılmaz'ı bir apartmanın giriş katındaki lokalde bulduk. Lokalin duvarlarında Türkçeİngilizce-Fransızca yazıların yer aldığı çevreci, barış yanlısı afişler asılı. Gözlerim deniz dibinde çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafa kaydı. Küçük fotoğrafta dev bir balina bir balıkçı ağına takılmış, ölüyordu. Bu iri hayvanın gözlerinde öyle masum bir ifade vardı ki bakan insanın yüreğini burkuyordu.
Yılmaz zayıf, uzun boylu, sarışın, sarkık bıyıklı bir adam. Bıyıklarının uçları sigaradan olacak bakır rengini almıştı. Çevreci birinin bu kadar çok sigara içmesi biraz tuhaftı doğrusu. Yoksa Ali'nin söylediği gibi herifin çevreciliği paravan da, burada gizli örgütsel faaliyetler mi yürütüyorlardı. Kimliklerimize bakan Yılmaz'ın yüzünde memnuniyetsiz bir ifade belirdi, ama yine de nazik bir tavırla bizi içerdeki küçük odaya davet etmekten geri durmadı. Odaya yürürken sol ayağının hafifçe aksadığını fark ettim.
Bitpazarından toplama olduklarına emin olduğum iskemlelere çökerken:
"Herhalde cinayetlerle ilgili geldiniz" diye sordu Yılmaz.
"Nasıl tahmin ettiniz ?" diye heyecanla atıldı bizim pimpirikli Ali.
"Bunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok" dedi Yılmaz yerlerinde duramayan mavi gözlerini Ali'ye dikerek. "Gazeteler günlerdir bu cinayetleri yazıyor. Daha önce bizim bu adamlarla kavgamız olmuştu. Beni ziyaret etmeniz beklediğim bir şeydi."
Ali ters ters baktı Yılmaz'a. Onun bir şey söylemesine fırsat vermeden:
"Şu aranızdaki kavgadan bahseder misiniz biraz" diye sordum.
Yılmaz eliyle lokali göstererek:
"Burası gördüğünüz gibi çevre sorunlarıyla ilgili bir sivil toplum örgütü. Öldürülen üç kişi ile Gökhan adındaki şefleri, konut alanı açmak için ormanları sabote etmeye başlamışlardı. Konuyu biz duyduk. Belediyeye, Emniyet'e bildirdik, ama kimsenin kılı kıpırdamadı. Bunun üzerine kamuoyunu uyarmak için çeşitli eylemler düzenledik. Soruna worldkd.com basının ilgisini çektik. Medya işin içine girince yöneticiler de kıpırdanmaya başladılar. Böylece eski ülkücü çete, ormanı istediği gibi yağmalayamadı. Ama işi bizim önlediğimizin de haberini almış olacaklar ki bir gece ben yalnızken lokali bastılar. Başlarında da Gökhan adındaki zibidi..."
"Bu Gökhan'ı daha önceden tanır mısın ?" diyerek araya girdi Ali. Yılmaz'a düşmanlık beslediğini hissediyordum. Yılmaz mavi gözlerini Ali'nin yüzüne dikerek sordu:
"Daha önceden derken neyi kastediyorsunuz ?"
"Çok önceyi" diye anlamlı anlamlı gülümsedi Ali. "12 Eylül öncesini, anarşi yıllarını..."
Yılmaz'ın yüzündeki sakin ifade hiç değişmedi.
"O yıllarda Komando Gökhan adını duymuştum. Üç öğrenciyi kurşuna dizdiği söyleniyordu. Ama sonra bu davadan beraat etti."
"Yani hiç karşılaşmadınız mı?" diye üsteledi Ali.
"Hayır" dedi Yılmaz kesin bir tavırla. "Karşılaştıysak bile toplu kavgalarda olmuştur. O kadar insanın içinde onu tanımam imkânsızdı."
"Siz devam edin hikâyenize" diyerek konuyu değiştirdim.
"Söylediğim gibi lokali bastılar. Güya beni korkutacaklar. Ben de şu küçük iskemlelerden birini kaptığım gibi savurdum üzerlerine. O anda Gökhan silahını çekip ateş etmeye başladı. Kendimi masanın arkasına zor attım. Gelip başıma ateş edeceklerini sanarak korkuyla bekledim, ama umduğum gibi olmadı. Birkaç el gelişigüzel ateş ettikten sonra kaçtılar. Ben vurulduğumun farkında bile değildim. Onlar kaçtıktan sonra doğrulmak istedim, ama baktım sol ayağımın üzerine basamıyorum. O zaman pantolonumun kan içinde kaldığını gördüm...."
"Davacı oldunuz mu ?" diye sordum.
Yılmaz'ın dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi:
"Oldum tabii. Polis Gökhan ile adamlarını gözaltına aldı. Ama sonra ne hikmetse delil bulunamadı diye hepsini bıraktılar."
"O günden sonra bir daha karşılaştınız mı Gökhan'la ya da öldürülen kişilerle."
"Hayır karşılaşmadık" dedi Yılmaz ciddileşerek. "Ama geçen yaz çıkan orman yangınlarında onların parmağı olduğunu biliyorduk."
"Ve bunları bile bile hiçbir şey yapmadınız?" diye alaycı bir ifadeyle sordu Ali.
Yılmaz, yardımcımın alaycı tavrından etkilenmeden başından beri sürdürdüğü sakin tavrıyla yanıtladı:
"Yoo yaptık. Basın toplantısı düzenledik, bildiri dağıttık. Gökhan ve ekibi de gözaltına alındı zaten. Ama her zamanki gibi delil yetersizliğinden serbest bırakıldı."
"Siz de buna ses çıkarmadınız?" diye iddialaşmayı sürdürdü Ali.
"Başka ne yapabilirdik ki biz yasalar içinde mücadele eden bir örgütüz."
"Ama birileri sizin gibi düşünmüyor olacak ki onları öldürmüş" dedim. Yılmaz'ın soğukkanlılığı benim de sinirimi bozmaya başladı.
"Katillerin çevreci bir örgütten olduğunu sanmıyorum" dedi Yılmaz, inanmış bir halde. "Hiçbir çevreci cana kıymaz. İnsan da doğanın parçasıdır."
"Ama sen de öldürmüşsün" diyerek lafı oturtturdu Ali. "Hem de görevini yapmaktan başka suçu olmayan bir polis memurunu"
Yılmaz'ın yüzü kızardı, bir an bakışlarını kaçırdı, ama sakin tavrını korumayı başardı.
"O zamanlar çok gençtim" dedi mavi gözlerini Ali'ye dikerek "Artık asla böyle bir hata yapmam."
Dikkatle yüzüne baktım, içten görünüyordu, ama Ali ona hâlâ inanmıyordu.
Yılmaz'ın yanından ayrıldıktan sonra da adamı suçlamayı sürdürdü.
"Pis herif... Polis katili... Bir de karşımıza geçmiş bizi eleştiriyor..." diye söylendi arabaya binene kadar.
"Ona çok kızıyorsun, ama söyledikleri inandırıcıydı" dedim.
"Yapmayın Amirim" diyerek isyan etti Ali. "Masumu oynuyor. Herif profesyonel. Bence katil ondan başkası değil."
"Kesin konuşma. Bir de gidip şu Gökhan'la konuşalım. Bakalım o, ne anlatacak?"
Ali önerime bir şey demedi. Ne iyi ne kötü, sessizce oturarak yola bakmaya başladı. Ali gözlerini böyle yola dikip oturdu mu bilin ki dile getiremediği bir sıkıntısı vardır. Şimdi de o anlardan biriydi işte. Ama az sonra dayanamaz dökerdi içindekini. Tam tahmin ettiğim gibi oldu, ilk ışıklara geldiğimizde, bana döndü.
"Amirim" dedi saygılı, adeta yalvaran bir sesle. "İzin verirseniz ben şu Yılmaz'ı araştırmayı istiyorum. İçimden bir ses bu herifin peşini bırakma, diyor."
Onu vazgeçirmeye çalışmak boşuna çabaydı. Aklının Yılmaz'da kalacağını biliyordum.
"Peki" dedim. "Sen onu araştır. Ben de Gökhan'a gideyim."
Gökhan'ı Sultanbeyli'de önünde siyah bir Mercedes'in park ettiği bir inşaat ofisinde buldum. Fırça saçlı, enine boyuna yapılı bir adamdı. Kendisini bana müteahhit olarak tanıttı. Hiç de tedirgin olmuşa benzer bir hali yoktu. Biz konuşmaya başlamadan kendisi gibi irikıyım üç adamına dışarı çıkmalarını söyledi. Gözlerim adamların ayakkabılarına takıldı. Üçü de postal giyiyorlardı. Tıpkı cinayet mahallinde ayak izleri bulunan üç kişi gibi. Ama sadece postal giyiyor diye insanları tutuklayamazdım.
"Ben Komser Nevzat. Üç arkadaşın öldürüldü, bu seni hiç korkutmuyor mu?" diye sordum.
"Alnımıza ölüm yazılmışsa elden ne gelir" dedi. O kadar, ne başka bir açıklama ne bir söz. Anlaşılan ağır bitirim havalarına girmişti. Laf aramızda hiç sevmem böyle adamları.
"Yani katiller geldiğinde kendini korumayı düşünmüyor musun? Kendinden emin bir gülümseyişle yüzüme baktı. Sonra elini beline sokarak Beretta marka bir tabanca çıkardı. Tabancayı masanın üzerine koyarken:
"Ruhsatlı tabancam" diye açıkladı. "Keşke gelseler. Allah ya onlara verir ya bana."
"Yerinde olsam kendime bu kadar güvenemezdim."
"Takmayın kafanızı Başkomiserim, Allah'ın dediği olur. Mukadderatımız buraya kadarsa, elden ne gelir."
"Sence kim öldürmüş olabilir arkadaşlarını?"
"Valla hiçbir fikrim yok Komiserim" dedi, kirpiksiz gözkapaklarının arasından bakan küçük gözbebeklerini yüzüme dikerek. "Komünistler olabilir, ormanı yakan arazi mafyası olabilir. Ama merak etme bizim de kendimize göre istihbaratımız var, yakında çözeriz olayı."
Açıkça söylemiyordu, ama sen boşa koşturuyorsun, katilleri ben bulacağım ve cezalarım vereceğim, der gibiydi. Belki de intikam alacağım serzenişlerinde bulunarak benim gözümü boyamak istiyordu.
"Öldürülen kişilerle iş ilişkiniz de varmış" diye sordum. "Ne tür işler yapıyordunuz ?"
Yanıt vermek yerine ters ters baktı yüzüme. O zaman Gökhan'ın benden hiç korkmadığını anladım. Kim bilir kaç başkomiserle yüz göz olmuş, onların zaaflarını, zayıflıklarını görmüştü. Belki de canımı sıkarsan üstlerine söyler seni görevden aldırırım, diye geçiriyordu kafasından. Ama ben de Gökhan gibilerini çok görmüştüm.
"Sana bir soru sordum" dedim otoriter bir tavırla. "Eğer sorularımı burada yanıtlamazsan seni merkeze götürmek zorunda kalırım."
Dudaklarında yalaka bir gülümseyiş belirdi.
"Devlete, polise saygımız büyük" dedi. "Biz ne yaptıysak, devlet, millet için yaptık..."
"Konu yurttaşlık bilgisi değil" diyerek kestim sözünü. "Sen sorularıma cevap ver yeter. Öldürülen kişilerle ne türden işler yapıyordunuz?"
Gözlerinden bir an öfke yalımı geçti, ama hemen yumuşadı.
"Kusura bakmayın" dedi saygılı bir tavırla. "Size yanlış yapmak âyetinde değilim. Bir kabahatimizi gördüyseniz duygusallığımıza verin. Arkadaşların ölümü çok etkiledi bizi."
"Neyse" diye söylendim sıkıntıyla. "Artık cevapla şu soruyu "
"İnşaat işinde beraberdik. Ortak bir şirket kuracaktık..."
Gözlerim ofisin önündeki Mercedes'in yanında dikilmekte olan üç korumaya kaydı. Onlar da bize bakıyorlardı. Gözlerimiz karşılaşınca başlarını çevirdiler. Yeniden Gökhan'a döndüm.
"Aranızda anlaşmazlık filan var mıydı ?" diye sordum.
Böyle düşündüğüme şaşmış gibi önce tuhaf bir ifadeyle beni süzdükten sonra:
"Sen bizi taramıyorsun Başkomiserim" dedi. Şimdi ciddileşmişti. "Biz dava adamıydık. Birbirimiz için ölür, öldürürdük. Paranın ne önemi var?"
Gökhan'ın yanından sinirlerim bozularak ayrılmıştım. Bu herifte beni rahatsız eden yan, kuşkularımı daha da artırıcı davranışları mıydı, yoksa kendilerini devletin güvenlik görevlilerinden bile üstün gören tavırları mı, henüz anlayamamıştım. Ama bildiğim bir worldkd.com şey varsa, Gökhan'ın ve üç adamının peşini bırakmamam gerektiğiydi. Gecekondu rantından büyük paralar kazanmışlardı. Çok kara para her zaman çok bela demektir. Ve her zaman bir açgözlü çıkardı. Anlaşılan bu çetenin açgözlüsü de Gökhan'dı.
Merkeze döndüğümde hava kararmak üzereydi. Gelir gelmez, asayiş şubesindeki sıkı çocuklardan üçer kişilik iki ekip oluşturdum. Bu gece Gökhan ile adamlarının peşine düşecektik. Belki postal giyiyorlar diye onları tutuklayamazdım, ama kuşkulu hareketlerini görürsem, evlerine, işyerlerine girer arama yapardım. Ali, hazırlıklar sürerken damladı. Heyecanlıydı.
"Bilin bakalım ne buldum Amirim" diyerek hevesle sokuldu yanıma.
"Ne buldun" diye mırıldandım.
"Yılmaz'ın yalanını. Bize Gökhan'ı tanımadığını söylemişti. Oysa hani şu Gökhan'ın kurşuna dizdiği üç öğrenciden birisi Yılmaz'ın kardeşiymiş."
"Ciddi misin?" diye söylendim şaşkınlıkla. Sonra Yılmaz'ın bize niye yalan söylediğini düşündüm. Bu soruyu sorduğumda, o soğukkanlı ifadesiyle, 'Gereksiz bir soruşturmaya muhatap olup saatlerce sorgulanmamak için' diyen Yılmaz'ın kam çekilmiş yüzünü görür gibi oluyordum. Gökhan işinden bir sonuç alamazsak, üzerinde worldkd.com durulması gereken ikinci kişinin Yılmaz olacağına karar vererek, Ali'ye planımı açıkladım. Hayal kırıklığı içinde dinledi söylediklerimi. Ona göre bu çaba boşunaydı. Gerçek apaçık ortadaydı. Bütün yollar Katil Yılmaz Yerlikaya'ya çıkıyordu. Başkalarının peşinde koşmanın ne anlamı vardı ? Ama burada amir ben olduğuma göre emirlere uymaktan başka yapabileceği bir şey olmadığını da çok iyi biliyordu.
İki sivil arabaya yerleşerek Gökhan'ın evinin bulunduğu sokağın alt ve üst yanlarına mevzilendik. Gökhan üç goriliyle iki saattir evindeydi. Oturduğum yerden evin kapısını görebiliyordum. Tam bu gece bir hareket olmayacak, diye umutsuzlanmaya başlamıştım ki evin kapısı açıldı. Üç goril dışarı çıktılar. Evin önündeki gümüş renkli Honda'ya binerek uzaklaştılar. Hemen telsize sarılıp, öteki arabada beklemekte olan Ali'yi aradım.
"Gökhan'ın korumaları gümüş Honda'ya bindiler. Çaktırmadan peşlerine takıl. Telsizi açık tut, bir terslik olursa hemen destek iste."
"Tamam Amirim, hiç merak etmeyin" dedi Ali.
Ben öteki ekiple birlikte izlemede kaldım. Belki de Ali'nin ekibiyle birlikte ben de gümüş renkli Honda'nın peşine düşmeliydim, ama içimden bir ses burada beklemenin daha doğru olacağını söylüyordu. On beş dakika sonra Ali, Sarıyer'e yaklaştıklarını bildirdi. Galiba Yılmaz'ın lokaline gidiyor, diye tahminde bulunmaktan da kendini alamamıştı. Eğer haklıysa, Gökhan'ın katil olduğunu düşünmekle hata yapıyordum. Çünkü Gökhan'ın Yılmaz'ı öldürtmek istemesinin bir tek nedeni olabilirdi worldkd.com onu arkadaşlarının katili olarak görmek. Ben böyle düşünürken, az önce bizimkilerin arabasının durduğu yere bir cip park etti. Şöyle bir bakıp unutacaktım ki, cipten üç kişinin indiğini fark ettim. Dikkat kesilerek adamları izlemeye başladım. Ellerinde sanki bezlere sarılmış sopaları andıran şeyler taşıyorlardı. Kestirmekte olan çocukları uyardım. Şimdi hep birlikte adamları izliyorduk. Gökhan'ın evinin önüne gelince sağa sola bakındılar. Sonra ikisi kapının yanına geçti, biri de kapıyı çaldı. Az sonra kapı açıldı. Açılır açılmaz da adamlar evin içine daldılar. Her şey bir anda gözlerimizin önünde olup bitivermişti.
"Hadi çocuklar" dedim başlıyoruz.
Silahlarımızı hazırlayıp sessizce indik arabadan. Hızla Gökhan'ın evine yaklaştık. Ekipteki çocuklardan biri:
"İçeri nasıl gireceğiz Amirim?" diye sordu.
"İçeri girmeyeceğiz" diye fısıldadım. "Kapıda bekleyeceğiz."
Adamlarımı tehlikeye atmaya hiç niyetim yoktu. Daha da önemlisi katillerin tarzım çok iyi biliyordum. Önceki üçü kişi kaçırılarak ormana götürülmüş, bir ağacın altında boğazı kesilerek öldürülmüştü. Eğer içeridekiler katilse Gökhan'ı da ötekilere yaptıkları gibi bayıltıp ya da bağlayıp bir ormana götüreceklerdi. Yani yapılacak en akıllıca iş mevzilenip, dışarı çıkmalarını beklemekti. Öyle de yaptık.
Bekleyişimiz çok sürmedi. Az sonra kapı aralandı. Önce adamlardan biri çıktı dışarı. Ekipteki en dinamik adamımız, ensesine silahı dayayarak, adamı etkisiz hale getirdi. Biz de hızla içeri daldık Ve antrede aralarına aldıkları Gökhan'la çıkmaya hazırlanan iki adamı suçüstü yakaladık. Üzerlerindeki tüfeklere, bıçaklara el koyup onları tutukladık.
Aracımıza bindiğimizde, telsiz cızırdayıp duruyordu. Açtım. Ali heyecanla, Yılmaz'ın lokalini basma girişiminde bulunan üç gorili tutukladıklarını haber veriyordu.
Yakaladığımız adamlar merkezde suçlarını itiraf ederken Ali de ben de şaşkınlık içinde kalmıştık. Şöyle diyordu katillerden en yaşlı olanı Arif Karagülle:
"Biz avcıyız. Haftada, on beş günde bir ava gitmezsek susuz kalan balıklar gibi ölürüz. Ormanlar evimiz gibidir. Bu pislik herifler evlerimize girdiler. Toprağımızı kavurdular, ağaçlarımızı kül ettiler, bir tanesini avlamak için heyecanla peşinde koştuğumuz hayvanları, yumurtaları, yavrularıyla birlikte toplu olarak katlettiler, işte onları bu yüzden öldürdük."
Asıl mesleğinin kunduracılık olduğunu söyleyen Nail Ceyhan adlı katil ise arkadaşının söylediklerini şu sözlerle tamamlıyordu:
"Bizi haksız yere tutukladınız Başkomserim. Biri evinize girer, ailenize saldırırsa kendinizi savunursunuz değil mi ? Bizim yaptığımız da bundan başka bir şey değildi."
Adının Raif Altındağ olduğunu öğrendiğimiz daha genç olan üçüncü katil ise, korkudan beti benzi atmış Gökhan'a bakarak:
"Asıl katil biz değiliz, onlar" diye söyleniyordu. "Yakalandığımıza üzülmüyorum da şu aşağılık herifi öldüremediğimize yanıyorum."
|